Duygu duymak ne demek ?

Defne

New member
Irk ve toplumsal cinsiyetin kesişimi de önemlidir. Kimberlé Crenshaw'ın 1989 tarihli çalışmasıyla literatüre kazandırdığı kesişimsellik yaklaşımı, ayrımcılık biçimlerinin birbirinden bağımsız ele alınmasının bazı deneyimleri görünmez kılabileceğini ortaya koyar. Siyah kadınların yaşadığı ayrımcılık, yalnızca kadın olmalarından veya yalnızca siyah olmalarından kaynaklanan sorunların basit bir toplamı olarak açıklanamayabilir. İki eksenin kesişmesi, kendine özgü deneyimler ve engeller yaratabilir. Bu yaklaşım Türkiye'deki toplumsal ilişkileri anlamak açısından da yararlıdır. Kürtler, Romanlar, göçmenler, mülteciler ve farklı etnik kökenlerden gelen insanlar, yaşadıkları yere ve koşullara bağlı olarak farklı türlerde dışlanma veya önyargıyla karşılaşabilir. Bu grupların tümünü aynı deneyimlere sahipmiş gibi değerlendirmek yanlış olur. Bununla birlikte, bir kişinin aksanına, adına, görünüşüne veya geldiği yere bakılarak güvenilirliği ve toplumsal değeri hakkında karar verilmesi, duygularının duyulmasını zorlaştırabilir. Bir mültecinin yaşadığı korkuyu anlatırken yalnızca hukuki statüsünün konuşulması, bir öğrencinin ayrımcılık deneyiminin şakaya indirgenmesi veya bir kişinin kendisini savunduğunda aşırı tepki vermekle suçlanması, dinleme sürecinin ne kadar seçici olabileceğini gösterir. Duygu duymak burada, karşıdaki insanı yalnızca bir grubun temsilcisi olarak değil, kendi hikâyesi, ihtiyaçları ve çelişkileri olan bir birey olarak görmeyi gerektirir. Aynı zamanda yaşanan sorunun toplumsal boyutunu da görmezden gelmemeyi içerir. Bireysel hikâyeleri dinlemekle yapısal eşitsizlikleri incelemek birbirinin alternatifi değildir; birbirini tamamlar. Sınıf ve Ekonomik Eşitsizlik: Yoksulluğun Duygusal Yükü Duyguların anlaşılmasını etkileyen bir başka önemli unsur sınıfsal konumdur. Ekonomik güvencesizlik yalnızca gelir düzeyini belirlemez; kişinin zamanını, sosyal ilişkilerini, geleceğe ilişkin beklentilerini ve kendisini ifade etme imkânlarını da etkiler. Düzenli geliri olmayan bir kişinin ay sonunu getirme kaygısı, borçları veya barınma sorunu, sürekli bir stres kaynağı olabilir. Buna rağmen yoksulluk çoğu zaman bireysel başarısızlık, tembellik ya da yanlış tercihler üzerinden açıklanır. Böyle bir yaklaşım, kişinin içinde bulunduğu ekonomik koşulları göz ardı ederek sorumluluğu bütünüyle bireyin üzerine bırakır. Pierre Bourdieu'nün kültürel ve toplumsal sermaye üzerine çalışmaları, insanların toplumsal hayatta sahip oldukları imkânların yalnızca maddi kaynaklarla sınırlı olmadığını gösterir. Eğitim, sosyal bağlantılar, kültürel alışkanlıklar ve kurumların beklentilerine aşinalık da fırsatlara erişimi etkileyebilir. Bu kaynaklara sahip olan bir kişi, iş görüşmesinde kendisini daha rahat ifade edebilir veya bir sorun yaşadığında başvurabileceği insanları daha kolay bulabilir. Kaynakları sınırlı olan biri ise benzer bir sorunu çözmek için daha fazla zaman ve enerji harcayabilir. Örneğin, düşük ücretli bir işte çalışan bir kişinin iş yerindeki haksızlığa itiraz etmekte zorlanması, yalnızca özgüven eksikliğiyle açıklanamaz. İşini kaybetme korkusu, kira giderleri, bakmakla yükümlü olduğu kişiler ve alternatif işlerin azlığı kararlarını etkileyebilir. Ekonomik güvencesi bulunan başka bir çalışan ise aynı koşullarda daha rahat itiraz edebilir. Bu noktada duygu duymak, bir kişinin sessizliğini onay olarak yorumlamamayı da gerektirir. İnsanlar bazen haklı olduklarını düşünmedikleri için değil, itiraz etmenin bedelini karşılayamayacakları için sessiz kalırlar. Sınıfsal eşitsizlik, yardım ilişkilerinde de kendisini gösterebilir. Ekonomik sıkıntı yaşayan birine yalnızca bütçe yapmasını veya daha fazla çalışmasını söylemek, onun karşılaştığı yapısal engelleri hesaba katmayabilir. Elbette bireysel planlama ve sorumluluk önemlidir; ancak düşük ücretler, güvencesiz çalışma, yüksek konut maliyetleri ve bakım hizmetlerine erişim gibi koşullar da değerlendirilmelidir. Bir insanın yaşadığı duyguyu anlamak, onun bütün kararlarını doğru bulmak değildir. Onun kararlarını hangi seçenekler arasından verdiğini anlamaya çalışmaktır. Çünkü insanların seçimleri, sahip oldukları imkânlardan bağımsız değildir. Duygusal Emek ve Görünmeyen Eşitsizlikler Toplumda bazı işler yapılırken görünür, bazıları ise neredeyse hiç fark edilmez. Yemek hazırlamak, temizlik yapmak, çocukların okul süreçlerini takip etmek, yaşlı bir aile üyesinin ihtiyaçlarını hatırlamak ve aile içindeki gerilimleri yatıştırmak çoğu zaman gündelik hayatın doğal parçaları olarak kabul edilir. Oysa bu faaliyetler zaman, dikkat ve duygusal enerji gerektirir. Duygusal emek yalnızca başkasını teselli etmek değildir. Bazen kendi öfkesini bastırmak, bazen karşısındaki insanın ruh hâlini takip etmek, bazen de çatışma çıkmaması için sürekli dikkatli davranmaktır. Bu emeğin belirli kişilerin üzerine yığılması, onların kendi duygusal ihtiyaçlarını ikinci plana atmalarına neden olabilir. Kadınların ev içindeki ücretsiz emeği bu açıdan önemli bir örnektir. Bir kadın gün boyunca ücretli bir işte çalıştıktan sonra evdeki bakım sorumluluklarını da üstleniyorsa yorgunluğu yalnızca fiziksel olmayabilir. Kendisine ait zamanın azalması, sorumlulukların paylaşılmadığını hissetmesi ve ihtiyaçlarını ifade ettiğinde suçluluk duyması da bu deneyimin parçası olabilir. Ancak ev içi duygusal emeğin yalnızca kadınlar tarafından üstlenildiğini söylemek de doğru değildir. Tek başına çocuk yetiştiren babalar, hasta yakınlarına bakım veren erkekler, aile içinde arabuluculuk yapmak zorunda kalan gençler ve farklı nedenlerle başkalarının duygusal yükünü taşıyan kişiler de benzer güçlükler yaşayabilir. Önemli olan, bu emeği belirli bir cinsiyetin doğal görevi olarak görmemektir. Sorumluluklar konuşulmalı, paylaşılmalı ve görünür hâle getirilmelidir. Bir kişinin sürekli anlayış göstermesi bekleniyorsa onun da anlaşılmaya ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Duygu duymak, başkasının ihtiyaçlarını fark ederken kendi sınırlarımızı da koruyabilmektir. Empati, kişinin kendisini tüketmesi veya her sorunu tek başına çözmesi demek değildir. Sağlıklı ilişkilerde dinleme, sorumluluk paylaşımı ve karşılıklı destek birlikte bulunur. Kadınların Empatiye, Erkeklerin Çözüme Yönelmesi: Yararlı Bir Ayrım mı? Toplumsal cinsiyet tartışmalarında sıkça karşılaşılan düşüncelerden biri, kadınların sorunları anlatırken anlaşılmak ve duygusal destek görmek istediği, erkeklerin ise hemen çözüm üretmeye yöneldiğidir. Bu durum bazı ilişkilerde gerçekten yaşanabilir. Ancak bunu bütün kadınlara ve erkeklere ait değişmez özellikler olarak görmek, anlamaya çalıştığımız kalıpları yeniden üretme riski taşır. Bazı kadınlar bir sorun anlattıklarında öncelikle dinlenmek, yaşadıkları duygunun tanınmasını ve yalnız olmadıklarını hissetmek isteyebilir. Böyle bir durumda karşıdaki kişinin hemen öneriler sıralaması, sorunun kendisinden çok çözümüne odaklanması nedeniyle anlaşılmama hissi yaratabilir. Örneğin, iş yerinde ayrımcılığa uğradığını düşünen bir kadın arkadaşına yaşadıklarını anlatırken yalnızca iş değiştirmesi gerektiğini duymak istemeyebilir. Öncelikle yaşananların ciddiye alınmasını, kendisini savunurken neden bu kadar yorulduğunun anlaşılmasını bekleyebilir. Çözüm önerileri daha sonra, kendi isteği doğrultusunda ele alınabilir. Bazı erkekler ise çocukluklarından itibaren sorunların çözülmesi, kontrolün kaybedilmemesi ve pratik sonuçlara odaklanılması yönünde yetiştirilmiş olabilir.
 
Üst